Tuesday, February 13, 2007

MESUT KORKMAZ'IN M.FOUCAULT TEZİ-2

1.1 Foucault Nerede?Bazılarınca felsefenin harika çocuğu[1] olarak kabul edilen Foucault, en geniş nitelemeyle, ‘Aynı/Biz’ ile ‘Öteki’ arasındaki ilişkiyi keşfetmeye çalışan bir düşünürdür.[2] Bir dönemi kavramak ya da bir toplumu tanımak için o toplum tarafından kabul edilen, sahiplenilen ve bir değer atfedilen şeyin ne olduğunu aramak yerine Foucault, bir toplumda, bir düşünce sisteminde yadsınan, dışlanan, görmezden gelinen ve böyle yapılarak üzerinde baskı uygulanan şeyi araştırmaya yönelir. Hemen tüm çalışmalarında Foucault’yu harekete geçiren soru, kabul görmeyen ve asla kabul
[1] Michel Foucault, İktidarın Gözü, Çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2003, s.168.
[2] Falzon, s.23
görmeyecek olan, sistemden dışlanmış, fikir, davranış, eylem, hukuksal ya da ahlaki ilkeler nelerdir sorusudur.[1] Onun Hümanizm eleştirisi ve anti-hümanizmi bu noktada anlam kazanır. O, bu ara yüzeyi ortaya çıkararak, bir iktidar/güç* – direniş diyalektiği oluşturmaya çalışır. Hümanizmin yaşamdan uzak, soyut ve hayaletimsi, tecessüm etmemiş irade olarak algıladığı ‘insan’ fikrini reddederek, yaşayan, üreten ve konuşan somut bir varlık olarak ‘insan’ı öne sürer. Tecessüm etmişlik, somut bir varlık olarak var olmak demek, bütünüyle aktif ve karşı konulamaz bir biçimde dünyaya dahil olmak demektir.[2] Dünyaya bu şekilde aktif olarak dahil olma her türlü baskı ve dışlamayı şiddetle reddeder. Ve beraberinde soyut bir iradeyi değil, maddi bir gücü, farklı şekillerde eylemde bulunabilme kapasitesini gerektirir. Somut ve maddi bir güce sahip olarak eylemde bulunabilme kapasitesi kuşkusuz her zaman karşısında bir direniş bulur. Direniş ise pozitif koşulların oluşması için gerekli olan mücadele ortamını sağlar.[3] Böylece bu somut faaliyet alanında varolma ve belli bir tarz eylemde bulunma gücü, kaçınılmaz olan bir direniş diyalektiği içinde dinamik, üretken ve farklılığa açık bir yapı ortaya çıkarır. Bu şekilde şeyler ya da şeyleri yapma yolları kaçınılmaz ve apaçık olmaktan çıkar. Ve şeylerin ve yapılma tarzlarının farklı olabileceği fikri öne çıkar. Böylece ‘Öteki’ne bir mekan açılmış olur. Oluşan bu mekan, diğerlerinin oluşturduğu mevcut sınırlamaları aşmaya, yeni hayat tarzları yaratmaya, egemen formlarla bir direniş diyaloguna girerek kültürel dönüşümü gerçekleştirmeye olanak sağlar. Bu sayede Foucault, mevcut hayat tarzlarının mutlak olmaktan çıkarılıp, problematize edilerek, kültürel anlamda bir kendi kendini yaratma biçiminin oluşmasını amaçlamaktadır.[4] Anlaşılacağı üzere, Foucault’nun anti – Hümanizmi bazılarının düşündüğü gibi bir ‘gayri hümanizm’ değildir. Yani Foucault ‘insan’ı reddetmez. Bilakis dünyanın ortasında bizzat var olduğunu, sonluluğunu göz ardı etmeden doğrular.[5]Foucault’nun yetiştiği dönemin Fransız düşüncesi büyük ölçüde yapısalcılığın etkisi altındadır. Bu durum kaçınılmaz olarak Foucault’nun yapısalcılıkla bir takım ortak noktalara sahip olmasına neden olmuştur. Ancak iddia edildiği gibi o yapısalcı değildir. Yapısalcılığın gerçekte temel proje olarak, dönüşüm ve dönüşümlerin ayrımına varmayı benimseyen bir analiz biçimi olması, Foucault’nun yapısalcı olarak nitelenmesinin en
[1] Foucault, İktidarın Gözü, s.213
* Foucault’nun terminolojisinde önemli bir yer tutan İktidar/Güç kavramına ikinci bölümde detaylı olarak değinilecektir.
[2] Falzon, s.69
[3] Foucault, İktidarın Gözü, s.136
[4] Falzon, s.108
10 Falzon, s.22-3
önemli nedenidir. Zira Foucault da dönüşümleri analiz etmektedir. Onun dönüşüm analizi, zamanın belirli bir kesitinde, sonradan apaçık, evrensel ve zorunlu kabul edilen şeyleri oluşturan bağlantıları, mücadeleleri, destek ve engellemeleri, güç oyunlarını yeniden, farklı bir bakış açısıyla keşfetmeyi amaç edinen bir tarihsel analizdir.[1] Ancak kesin bir dille bizzat kendisi yapısalcı olmadığını dile getirir.[2] Ve yapısalcılarla ayrıldığı noktayı şöyle açıklar: “Ben yapısalcı denilen kimselerle dil gibi bir sistemin sağladığı biçimsel olanaklarla pek fazla ilgilenmeme noktasında ayrılıyorum.”[3]
Foucault’nun yapısalcılardan ayrıldığı bir diğer önemli nokta da yöntem sorunudur. Yapısalcılık, özellikle ellili altmışlı yıllarda büyük ölçüde yöntem sorunuyla ilgilenmiştir. Bu dönem yapısalcılarının asıl hedefi, bir dizi farklı nesne için genel olarak geçerli bir yöntem tanımlamaktır. Oysa Foucault yöntem sorunuyla hiç ilgilenmemekle beraber kendine ait bir yönteme de sahip değildir. Bilginin Arkeolojisinin bir yöntem kitabı olduğuna ilişkin iddiaları kabul etmeyerek, farklı alanlara aynı biçimde uygulayabileceği herhangi bir yönteminin olmadığını açık bir biçimde ortaya koyar.[4]
Bu yöntemsizlik ve eserlerine hakim olan retorik üslup onu bir başka eleştiriyle karşı karşıya getirir. Kurmaca eleştirisi. Ancak o, yazdıklarının tamamen kurmaca olduğunu açıkça kabul eder. Fakat bir şartla: Kurmaca ile hakikat dışılığın bir birinden ayırt edilmesi gerektiğini vurgulayarak. O, kurmacanın hakikat içinde hareket ettirilebileceğini tahayyül eder. Bir kurmaca söylemiyle hakikat etkileri yaratılması ve oluşturulan bu hakikat söylemiyle henüz varolmayan bir şeyin kışkırtılarak imal edilmesi Foucault tarafından mümkün görülen bir davranıştır. Bu, tıpkı “tarihi gerçek kılan siyasi bir gerçeklikten yola çıkılarak tarihin kurgulanması” ya da “tarihsel bir hakikatten yola çıkılarak henüz varolmayan bir siyasetin kurgulanması” gibi son derece olağan bir durumdur.[5] Yani kurmaca hakikati dile getirdiği, onun dışına çıkmadığı sürece tehlikeli değildir. Foucault tarafından öne sürülen tezler çoğunlukla disiplinler arası bir özellik taşır.[6] Bu Foucault’nun bir kriz düşünürü olmasıyla ilintilidir.[7] O hiçbir ayırım yapmadan, her alanda yolunda gidiyor gibi gözüken fakat derine inildiğinde çarpıklık ve
[1] Falzon, s.108
[2] Foucault, İktidarın Gözü, s.227
[3] J. G. Merguior, Foucault, Çev. Nurettin Elhüseyni, Afa Yayınları, İstanbul, 1986, s.96.
[4] Foucault, İktidarın Gözü, s.173
[5] Foucault, İktidarın Gözü, s.116
[6] Foucault, İktidarın Gözü, s.12
[7] Allan Megill, Aşırılığın Peygamberleri: Nietzsche, Heidegger, Foucault, Derrida, Çev. Tuncay Birkan, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1998, s.353.
negatiflik hissi uyandıran ağdalı kavramların, tumturaklı sistemlerin ve tartışmasız önermelerin aslında gözüktükleri gibi olmadığını şaşırtıcı bir şekilde görüş alanımıza taşıyarak onları hırpalar, alaşağı eder. Sonuçta önümüze her türlü sistem kavramına düşman bir portre koyar.[1] Her sistem zorunlu olarak belirli sınırlar çizer ve hareket alanı olarak bu sınırların çizdiği çerçeveyi önerir. Hakikat yalnızca bu sınırların içinde gizlidir. Ve bu sınırların dışında kalan her şey, dışlanır, itilir, görmezden gelinir ve hakikat dışı olarak kabul edilir. İşte Foucault doğası gereği böyle olmak zorunda olan sistemleri eleştirir. En aşina olduğumuz davranışlarımızı bile gerek farkında olarak ve gerekse biz farkında olmadan – ki çoğunlukla farkında değilizdir – belirleyen örtük sistemleri kavrayıp, bu sistemlerin kökenlerini, oluşum biçimlerini ve bizlere dayattıkları normallik sınırlarını göstererek, bu sistemlerden nasıl kaçınılabileceğini sunmaya çalışır.[2] Sadece kaçınmakla da yetinmeyerek; bizi, içlerinde barındırdıkları baskıcı güç ilişkileri nedeniyle tüm sistemlerin maskesini düşürmeye, onlara ve tüm güç/iktidar rejimlerine karşı direnmeye davet eder.[3]Bu noktada Foucault’ya sorulabilecek en önemli soru şudur: peki şimdi ne olacak? Bu güç/iktidar odaklarına karşı nasıl bir direniş ortaya konmalıdır? Hayatın her alanına yayılmış baskı ve dışlama rejimleri hangi yolla ortadan kaldırılmalıdır? Foucault bilinçli olarak bu soruyu cevaplamaz ve bir çözüm önerisinde bulunmaz. Şayet bir çözüm önerisi yapılırsa, bu yeni bir tahakküm oluşturmak, yeni bir ideoloji ortaya koymak demektir.[4] Oysa kendisinden kaçınılması gereken, ortadan kaldırılmak istenen asıl şey budur. Yapılması gereken, bu mücadelede yararlı olabilecek araç ve aletleri sunmaktır. Böylece buyurucu bir yaklaşımdan uzak kalınmış olur. Foucault bu çerçevede, tüm çalışmalarında yapmak istediği şeyin “bir alet kutusu”, “mücadele edenler, varolan şeye direnen ve onu reddedenler için gerekli bir enstrüman” tedarik etmek olduğunun altını çizer. Ve politik eylem dersleri vermeyi, direniş biçimleri tavsiye etmeyi reddeder. Geleneksel entelektüel imajını da bu nedenle eleştirir. Çünkü entelektüel, bir peygamber rolüne soyunursa ve “olması gereken” şey karşısında bu rolü oynarsa, bizzat tahakküm etkilerinin içinde yer alarak aynı tarza göre işleyen başka ideolojilerin ortaya çıkmasına[5] ve dolayısıyla direniş ihtimallerinin sınırlanmasına[6]
[1] Megill, s.377
[2] Megill, s.359
[3] Susan Hekman, Bilgi Sosyolojisi ve Hermeneutik: Mannheim, Gadamer, Foucault ve Derrida, Çev. Hüsamettin Arslan, Bekir Balkız, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.240.
[4] Foucault, İktidarın Gözü, s.135
[5] Foucault, İktidarın Gözü, s.136
[6] Falzon, s.99
katkıda bulunmuş olur. Entelektüelin rolü, totalleşen hakikati ifade etmek için kendisini onun önüne ve içine yerleştirmek değildir.[1] Onun rolü, insanlığın vicdanı olmak, ‘Öteki’ler adına konuşmak ve onların direnişlerini belirli bir plana bağlamak da değildir. Sadece yeni düşünce ve eylem biçimlerinin oluşmasını yüreklendirmektir.[2]
Geleneksel tarihten farklı bir tarih yazımı geliştiren Foucault; bu yolla, durağan olduğu kabul edilen şeyi tersine çevirerek, bütünü parçalara ayırarak, kendisiyle tutarlı olduğu düşünülen şeyin heterojenliğini göstermeyi dener. Bunu yaparken nesnel hakikati değil, görece bir gerçeklik bilgisini onaylar.[3] Bu nedenle mantıksal ve tarihsel doğrulukla ilgilenmez. Okuyucuları üzerinde belli bir etki yaratarak[4], şeylerin varolma biçimlerini değiştirmeyi ister.[5] Bu durum onu tarihsel kanıtlara fazlasıyla seçici yaklaşmaya ve tarihi yorumlamada da genel ve yan tutucu davranmaya iter. Bu yüzden Foucault’nun tarihi, “araştırma ve irdeleme olarak kendi başına değer taşımaktan uzak” olmakla suçlanır[6]. Ama O bu suçlama pahasına, geleneksel tarihin kapsam dışı bıraktığı ve baskı altına aldığı içeriklere yer açma çabasını ısrarla sürdürerek; şimdinin içinden doğduğu “uzun karşı karşıya gelişler, çatışmalar ve anlaşmazlıklar serisini” su yüzüne çıkarmak ister.[7]
Kısaca ifade etmek gerekirse, Foucault’nun üstlendiği entelektüel çalışma; kendimiz ve zamanımız hakkında eleştirel bir derin düşünmedir. Ve ‘Öteki’ne açık olma ve ‘Öteki’ne saygı gösterme etiğinin oluşmasına hizmet eder.
[1] David West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş: Rousseau, Kant, Hegel’den Foucault ve Derrida’ya, Çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1998, s.243.
[2] Falzon, s 98
[3] Falzon, s.349
[4] Megill, s.349
[5] Megill, s.362
[6] Merguior, s.191
[7] Falzon, s.113

No comments: