5. SONUÇ
Batıda ahlaki ve sosyal ilkelerin dini temelinin 17. ve 18. Yüzyıllarda hızla ve yıkıcı bir biçimde sorgulanmaya başlanmasıyla kilise kurumu çöküşe geçmiş ve toplumsal alandan soyutlanmıştır. Ancak kilisenin yıkılması ve toplumsal alandan soyutlanması, kilise tarafından kullanılan iktidar/güç tekniklerinin bir tarafa itilmesi anlamına gelmemektedir. Bilakis kilisenin işlevsel olarak ortadan kalmasıyla aynı iktidar/güç teknikleri sekülerleşmiş bir formda toplumsal alanın tamamına yayılmıştır. Bununla da kalmayarak söz konusu teknik ve stratejilere yenileri eklenmiş, daha köklü bir biçimde toplamsal alanın en ücra köşelerine kadar yayılmıştır. Bu stratejilerle, yeni oluşan modern hayat tarzlarına ve modernist düşüncenin sahiplendiği sosyal pratiklere işlev kazandırmak için bireyler temel teşkil edici bir ‘ben’ ya da temel bir evrensel ve zorunlu ‘insan’ doğası etrafında birer özne olarak yeniden imal edilmiştir. Hümanizm bu çabaların sürdürülmesinde ve istenilenin pratiğe dökülmesinde önemli bir paya sahiptir.
Son zamanların gündem belirleyen konuları, Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projesi gibi bütünleştirici yaklaşımların meşru olarak neyi düşünebileceğimizin ve nasıl eylemde bulunabileceğimizin sınırlarını belirleme çabalarının birer ürünü olduğunu ileri sürmek yanıltıcı olmasa gerek. Zira bu çalışmada Foucault’nun gözüyle incelenen Batı’nın kendi iç düzenini tesis etme tarzı, anılan bütünleştirici yaklaşımın mikro düzeyini ifade etmektedir. Batılı zihniyetin düşünme ve eylemde bulunma tarzları üzerindeki bütünleştirici organizasyonu mutlak ve evrensel bir temel ‘insan’ doğası etrafında, özelde bireyleri genelde de toplumları ve tüm dünyayı kapsayacak genişliğe sahiptir. Batılı zihniyetin kendi iç düzenini sağlama çabaları sonucunda oluşan organizasyon normlarını ve bu normların destekçisi konumundaki disiplin pratiklerini kendi iç yapısında nasıl uyguladığı, Foucault’nun tarihi refleksiyonunun konusunu oluşturmaktadır. Foucault’nun yaklaşımı merkeze alınarak bu tutum devam ettirildiğinde Batı’nın sadece kendi iç düzenini sağlama adına kendi içinde verdiği mücadeleyle yetinmeyerek tüm dünyayı belirli bir düzen ve forma göre şekillendirmeye yöneldiği sonucuna kolaylıkla ulaşmak mümkündür.
No comments:
Post a Comment